BENİM KÜRK MANTOLU MADONNAM!

Sobanın karşısında sessizce oturmuş, yanan közleri izleyerek dakikalarca Raif Efendi’yi düşünüyordum. Aylardan ağustostu ama her yer sırılsıklamdı ve coğrafya çok uygundu soba karşısında ısınmaya. O an benim de bir kürküm olmasını çok istedim, Kürk Mantolu Madonna olmaya heveslendim belki de. Raif Efendi’nin yıllarca, adını diline hiç almadan, yüzünü gözlerinin önüne hiç getirmeden defterinde sakladığı Madonna… Aklınıza daha popüler bir Madonna gelecektir, kendinize mani olunuz. Bambaşka bir Madonna’dan bahsedeceğiz. Tüm dünyanın gördüğü ve bildiği değil, hayal dünyamızın görüp bileceği bir Madonna’yı konuşacağız bugün: Sabahattin Ali’nin Madonnası’nı.

Ateş yüzümü ısıttıkça, kar atıştıran o Ankara gecelerinden birinde olduğumu daha da hissediyordum. Raif Efendi’nin ciğerlerini hasta eden soğuk içimde esiyordu.

Raif Efendi, Ankara’da bir memuriyette çalışan; sıradan, çok sıradan bir adamdı. İşine gelir; Almanca çeviriler yapar, işten çıkar evine giderdi. İş arkadaşlarının çoğu onun doğru düzgün Almanca bilebileceğine inanmazdı bile. Raif Efendi sonuçta; o nerede, Almanca bilmek nerede… Herkes tarafından ezik görülür, küçümsenirdi. Ama o buna rağmen kimseye kızmaz, takılmazdı. Etrafını öyle iyi tanıyordu; insanların içini öyle kesin ve açık bir şekilde görebiliyordu ki, bu gibi insanlara kızmak, sinirlenmek onun için oldukça önemsiz ve gereksiz bir şeydi. İşte anlatıcımız böyle bir şeyin ortasına düşmüştü, Raif Efendi’yle aynı odada çalışmaya başlamıştı bir arkadaşı vesilesiyle.

Adını sanını bilmediğimiz anlatıcımız, başlarda Raif Efendi’yi Raif Efendi’nin kendini gördüğü gibi görüyordu. Lüzumsuz, nefes alıp vermesi bir şey ifade etmeyen ‘Neden yaşar ki böyle bir adam?’ diye düşünmeden edilemeyecek tipten biriydi oda arkadaşı. Fakat anlatıcının içini kemiren bir şey vardı bu Raif Efendi’ye karşı. Arkadaş olmak, onunla konuşmak istiyordu; ama Raif Efendi hiç oralı olmuyor, hiçbir hayat gailesini paylaşmıyordu. Raif Efendi adeta yaşamıyordu, hayatını idame ettirebilmek için nefes alıp veriyordu sadece. Bir de evdekilere götüreceği birkaç kuruş para için yaşıyordu, hepsi bu.

Sıradan bir hayat süren Raif Efendi biraz zaman sonra minik ipuçları kaçırır hayatına dair. Bunları birçok kimse fark etmemiştir. Onunla aynı odayı paylaşan iş arkadaşı hariç tabi… Günler günleri kovalar, pek de dost olmuşsa benzemez Raif Efendi ile iş arkadaşı. Kapalı bir kutu gibi olan arkadaşını git gide daha da merak eder anlatıcı ve hayat şartları onu Raif Efendi’nin evine kadar götürür bir gün…

Raif Efendi sık sık hastalanmaktadır. İşe gelemeyecek durumda olduğunda işle ev arasındaki bağlantıyı anlatıcımız sağlar ve aralarında bir dostluk temelleri atılır. Onu yataklara düşüren bu hastalıkların sebebini kimse bilmez. Evet soğuk almıştır, hemen düşürür bu Raif Efendi’yi, ama günlük hayatında kendine ve sağlığına fazlasıyla dikkat eden bir adam nasıl soğuk alabilir? Kimse bilmez, anlamlandıramaz. Raif Efendi içinde yanan ateşi söndürmek için kendini soğuk Ankara gecelerine bırakır, yürür şuursuzca… İşte bu anlardan birinde düşer hasta döşeklerine. İyileşir iyileşmez işe giden Raif Efendi bir zaman sonra işe gidemeyecek hale gelir ve yanına sık sık uğrayan arkadaşına masasındaki eşyalarını, çekmecelerde bulduğu her şeyi getirmesini ister. Bu olaydan sonra Raif Efendi’nin hiç bilmediğimiz hayatıyla karşılaşacak, içinde yanan ateşin sebebini öğreneceğiz.

Birkaç kişisel eşyanın yanında bir de defter çıkmıştır çekmeceden. İşte bu defter ikisinin de kalbinde ritimlerin hızlanmasına sebep olur. Raif Efendi iş arkadaşından defteri odadaki sobaya atmasını ister. Olur şey değildir bu, arkadaşı mutlaka okumak istiyordur defteri. Bu isteğin ardından hararetli bir sohbete dalarlar ve en sonunda Raif Efendi’nin dudaklarından keder ve üzüntü hissettiren birkaç cümle dökülür… Durumu tam olarak anlamayan iş arkadaşına “Oku, göreceksin!” der. Sabahleyin defteri yakma düşüncesi ve bunca zamanın merakı ile o gece boyunca defteri okur anlatıcımız. Ve gecenin başlangıcında takvim yaprakları bizi 20 Haziran 1933’e götürür…

“Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hadiseleri yeniden yaşattı.” diyerek başlar siyah defter. Ve yıllar yıllar öncesine, Raif Bey’in çocukluğuna, gençliğine gideriz bu cümlenin ardından.  

Raif Efendi’nin babası hali vakti sayılır kişilerdendi. Raif Efendi’nin gençliği savaş yıllarına denk gelmesine rağmen yokluk ve zorluk çekmedi. Oldukça hayalperest bir gençti. Çocukluğundan beri sanata meyli vardı, fevkalade romanlar okurdu. Fakat eğitim hayatı o kadar da iyi gitmedi, idadiyi bitirmediği gibi İstanbul’a babasının ‘Oku.’ diyerek gönderdiği Sanayi ve Nefise Mektebi’ni de bitiremedi. Önceleri şiirle de ilgilenmiş ama içinde tuttuğu hislerini herhangi bir şekilde dışa vurma korkusuyla ve ürkekliğiyle vazgeçmişti. Şimdi aynı şey resim tutkusuna da oluyordu. Resmin de bir nevi iç ifadesi olduğunu kimsenin yardımı olmadan öğrenmiş ve mektebe devam etmemişti. Oysa yıllar sonra da gördüğümüz gibi Raif Efendi’nin resme olan tutkusu tam bir yetenekti! O hisleri çizebilen bir adamdı.

Burada da dikiş tutturamayan Raif’ten babası son bir şey istiyordu: Sabunhanenin başına geçmesi ve işleri büyütmesi için Avrupa’ya gidip mis sabunculuğu öğrenmesini. Kitapların içinden geçip hayallerinde Avrupa’yı yaşatan Raif için bu çok isabetli bir istek olmuştu. Ve böylelikle Almanya yolculuğu başladı…

Almanya’ya gittiğinde iş öğrenebilmek için dil öğrenmeye başladı. Aynı zamanda kaldığı otelde arkadaşlarıyla vakit geçiriyordu. Almanya’yı bol bol gezmişti. Müzeler, resim sergileri es geçmediği yerlerdendi. Günleri böyle akıp gidiyordu Almanya’da. Bir gün hiç planda yokken kendini bir resim sergisinde buldu ve tüm hayatı değişti.

Tabloların arasında inceleye inceleye gezinirken, birden; çok aniden, olduğu yere mıh gibi çakılı kaldı. Karşısında gördüğü tablodan gözlerini bir an olsun alamıyordu. Tablo onu tamamen kendine çekmiş, içine hapsetmişti. Dünyada sadece o ve tablo vardı sanki. Geri kalan her şey silinip uçmuştu. Tablo Kürk Mantolu Madonna’ydı. O gün ve onu takip eden günler hep aynı tablonun önünde durup saatlerce tabloya baktı. Kürk mantosuna sarılmış, pürmelal bakan o gözlerden içine bir şeyler işliyordu. Bu bakışlar, bu ifade, bu dudaklar, bu gözler gerçek olmalıydı. Başka türlüsü mümkün değildi. Kürk Mantolu Madonna’daki sakin ama bir o kadar da hisli yüz, Andreas del Sarto’nun Madonna delle Arpietablosundaki Meryemana tasvirine  benzetiliyor ve kürk mantolu kadının adı Madonna oluyordu. Tablo ressamın kendi portresiydi, bunu sergi haberinin olduğu gazetede okumuştu. Ressamın adı Maria Puder’di…. Raif adeta tablodaki kadın ile birlikte yaşıyordu. Tabloyu görmeden önceki hayatını unutmuş; saatlerini, günlerini tamamen ona ayırmıştı… Yalnızca onu düşünüyordu, haftalar boyu bir tablonun; ona bakan bir çift kara gözün peşine düşmüştü. Sergiye artık sadece Kürk Mantolu Madonna’yı görmek için geliyordu, ona öyle kapılmıştı ki sergi salonunda yanına oturup onunla konuşan kadının Kürk Mantolu Madonna’nın ta kendisi olduğunu fark etmemişti bile, yanına gelen kişi kimse bir an önce onu tabloyla baş başa bırakmasını istiyordu. Fakat bu olaydan sonra kendisiyle alay edildiğini sanıp bir daha sergiye adımını atmadı. Ama o kadın gerçekti ve onu bulmalıydı. Hayatında ilk ve son defa bulduğu ruh eşinin gerçek olmaması ihtimalini düşünemiyordu.

Bir gece ansızın yolları kesişti. Hayal mi görmüştü? Kadın ona gülümsüyordu ama mutlaka birine benzetmiş olmalıydı. Sonra geçip gitmişti. Hayal olmalıydı, gerçekten görmüş olduğuna inanmak istemiyordu, o anki vaziyeti berbattı. Ama ertesi akşam yine de kendini aynı yerde buldu. Aynı sokağa gitmiş, yine onun geçmesini bekliyordu. Ve olmayacağını düşündüğü şey oldu. Kürk mantolu kadın aynı yerden yine geçti. Hemen takibe koyuldu. O geceden sonra onu harikulade günler bekliyordu.  

Yolları birbirine dolanan Maria ile Raif kısa zamanda iki yakın arkadaş oldular. Almanya’yı bir kere de Maria’nın elleriyle gezdi Raif. Raif, Maria’ya ilk gördüğü andan, tablodan itibaren aşıktı. Ama Maria’ya açılması imkansız gibiydi. Onu tamamen kaybedeceğine ona olan aşkını hiç söylemezdi daha iyi. Ama anlıyordu Maria. Raif’le arasında ikisinin de koparmak istemediği bir bağ oluşmuştu. Maria diğer tüm erkeklere benzemeyen birini bulmuştu, Raif ise ruhuna iyi gelen birini… Ama kesinlikle aşkın lafını etmiyorlardı.

Fakat bu birliktelik o kadar da uzun sürmeyecekti. Aralarına bir ayrılık ve uzaklık girecek sonra Maria’nın hastalığıyla tekrar tüm günlerini yan yana geçirmeye başlayacaklardı. Aralarında aşkın filizlenmeye başladığı dönem de bu olmuştu, Raif’in muhabbet tohumuna şimdi Maria soluk da olsa güneş olmuş, cılız da aksa bir yudum su olmuştu. İkisi de hayatlarını birbirine teslim etmişti artık. Maria çok hastaydı ama iyiye gidiyordu durumu. Bir gün Türkiye’den gelen bir ölüm haberiyle tüm bu tatlı günler sekteye uğradı. Raif’in Türkiye’ye dönmesi gerekiyordu, babası ölmüştü. Maria da bu süre içinde annesinin yanına gitmek için Raif’ten önce Berlin’den ayrıldı. Giderken “Nereye çağırırsan gelirim!” dedi üst üste iki kez. Raif’in giderken aklına Maria’yı çağırmak gelmemişti. Oysa gel dese Maria belki de hiç düşünmeden onunla hemen şimdi Türkiye’ye gidecekti. Bu daha önce Raif’in aklına bile gelmemişti. O Türkiye’ye dönüp işleri düzene koymayı sonra da Maria’yı yanına aldırmayı istiyordu. Her şey Maria’ya uygun olmadan onu getirmenin sıkıntılar çıkaracağını düşünüyordu. Raif döndüğünde başka sıkıntılar ile karşılaştı. Babası öleli bayağı olmuştu ve mirassever enişteleri bir şekilde Raif’e en kötü yerleri bıraktırtmıştı. Ama Raif yılmıyor ve bütün olumsuzluklara ve zorluklara rağmen tüm gayretiyle çalışıyor, Maria için evi düzenliyordu. Birbirlerinden mektupla haberdar oluyorlar, özlemlerini bir nebze olsun cümleleriyle azaltmaya çalışıyorlardı. Fakat bir gün Maria’nın mektupları kesildi, Raif’in mektupları da alınmadığı için geri dönüyordu üstelik. Koskoca Almanya’da ona başka yoldan ulaşabileceğini bildiği bir kişi vardı, o da adres değiştirmişti. Ulaşabileceği başka kimse yoktu. Maria’dan hiçbir şekilde haberdar olamıyordu. Bunca zaman ne kadar da az insanla muhabbet kurmuştu… Yalnızca bir kişiyi tam anlamıyla tanımıştı.

Bir insan bir insana herhalde yeterdi. Fakat o da olmayınca? Şimdi ne olacaktı?

 

 

                                                                                                                               Münevver ÇAĞMAN

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Münevver ÇAĞMAN - Mesaj Gönder 216 Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Güncel Kocaeli Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Güncel Kocaeli hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Kocaeli Markaları

Güncel Kocaeli, Kocaeli ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (262) 323 31 00
Reklam bilgi

Anket Yeni sitemizi nasıl buldunuz?