PLACEBO ETKİSİ İNSAN VE ANLAM

2.Dünya Savaşında; yaralı askerler tedavi edilirken, elde morfin kalmayınca doktorlar morfin diye tuzlu su enjekte ederlermiş. Bunu bilmeyen yaralılar, sırf enjekte edilen sıvının ağrılarını hafifleteceğine inanıp ikna oldukları için ağrıları hafiflermiş .. Buna Placebo etkisi diyoruz.

Aslında pek bilmeyen yoktur. Bir ilacın başınızın ağrısını geçireceğine ikna olmanız başınızın ağrısının dinmesi için yeterlidir. İlla içtiğiniz ilacın ağrı kesici olması gerekmez. Vücut “özellikle aşırı kötümser düşünen biri değilseniz” zaten kendini iyileştirmeye meyillidir. Hem doğuştan bağışıklık sistemi denen donanımla dünyaya gelmekteyiz, hem de normal doğum-anne memesinden süt emme gibi süreçlerle savunma sistemimiz desteklenmektedir.

Peki günümüz insanı bizlerle placebo etkisinin ne gibi bir bağlantısı var? Bu etki bize satılan her türlü üründe elbette kullanılıyor. Satın aldığımız pahalı telefonlar, kıyafetler, ayakkabılar, maç biletleri, izlediğimiz diziler, filmler... Çeşitli sosyal medya platformlarında harcadığımız vakitleri de saymalıyız çünkü içeriği satın alıyor, zamanımızla ödeme yapıyoruz.. Hepsine aslında bir nevi ağrılarımızı dindirmek için yöneliyoruz. Günün stresi ve yaşamın yorgunluğunu böyle üzerimizden atacağımıza inanıyoruz/inandırılıyoruz.

Peki neden bunlara ihtiyaç duyuyoruz dersiniz ? Zannımca gerçekten hayalimizdeki işi yapamıyor olabiliriz. İlişkilerimiz istediğimiz şekilde yürümüyor olabilir. Belki de beğeni bağımlısı olmuşuzdur. Görünmek, unutulmamak ve çok beğeni almak istiyoruzdur. Beğeni sayımıza bakıyor, az ise üzülüyor belki depresif belirtiler gösteriyoruzdur. Bizi hep mutlu ve gülerken görsünler değil mi? Aman mutsuzluklarımıza, ağladığımıza tanık olmasın kimse. Saklayalım herkesten, evde kimseler yokken ağlayalım. O anları paylaşmayalım..

Aslında hepsi sahte. Tıpkı bir emzik gibi. Nasıl bir bebek emzikle oyalanıyor ve emzik memenin/sütün yerini tutmuyorsa tıpatıp aynı durum. Bu aktiviteler bizi çoğu zaman sadece oyalıyor. Beğenilmek elbette herkesin hoşuna gider ama çoğumuz bugün; sosyal medya beğenilerinin fazlalığıyla tatmin olur, kendimizi sanki bir iş yapmış sanar hale gelmedik mi?

Peki bu sahteyse gerçeği ne ? Bi sen mi bildin gerçeği diyeceksiniz :) Hayır bi ben bilmedim siz de daha teferruatlı düşünürseniz aynı sonuçlara elbette ulaşabilirsiniz. Kanımca 8 milyara yaklaşan dünya nüfusunda en fazla birkaç yüz kişi dışında pek de kimsenin senle/benle ilgilendiğini sanmıyorum. Bu bir gerçek ancak biz çevremizde kurduğumuz küçük dünyayla sanki bu gerçeği duymak istemiyormuşçasına hareket ediyoruz.

Ya oyalanıyoruz ölüm yokmuş gibi yaşıyoruz. Ya da başkalarının hayatlarını yaşıyor, başkalarının kurduğu düzende bir figür olarak dünyadan geçip gidiyoruz. Şu cümle ne kadar da ağır ve manidar değil mi?

Yaşayanların krallığında Tanrı’yı hoşnut edeceğim. Dünya da bir yerlerde cenaze törenlerinde ağıtlarda söylenirmiş bu cümle. Benim yorum kapasitemin çok üzerinde olduğunu hissettiğim için bir şey söyleyemiyorum. Bi an duraksayıp öyle devam etmeli bu cümle karşısında.. Kuran’dan bir ayetle de desteklemek isterim.

 İnsanlardan öylesi vardır ki kendisini Allah’ın rızasını kazanmak için vakfeder/adar.(Bakara 207)
İşte bize bir amaç .. Ve bunu insanlar öğretmenlik, doktorluk gibi mesleklerinde işini gereğince yaparak, dışarı da sokakta ve evinde davranışlarıyla göstererek örnek olarak, birbirleriyle her türlü konuda maddi/manevi dayanışarak yapabilirler. Çok zor olmasa gerek..

Bu hayat bittiğinde geriye sadece ve sadece yapılan yararlı işler kalacak dostlar. Beni düşündüren bir belgesel serisi var. 1960 ‘lardan itibaren 7 şer yıl aralıklarla henüz çocukluktan başlayarak belli sayıda öğrenciyi kamerayla kayıt altına alıyorlar. Aslında amaçları bazı çocukların doğuştan şanslı, bazılarınınsa doğuştan şanssız olduğunu göstermek. Aslında çok az sayıda öğrencinin zekası ve ailesinin    
nüfuzu/tanıdıkları sayesinde bir yerlere gelebileceğini, diğerlerinin ortalama bir yaşam süreceğini göstermekmiş. Yani bir sistem eleştirisi. Ancak hem durum beklenildiği gibi olmuyor hem de belgesel serisini uzatmaya karar veriyorlar. Her 7 yılda bir kabul edenlerle görüşüyorlar.

Son bölümü 2019 da çekilmiş. Tüm o çocukluktan itibaren yaşananlar, yaşın ilerlemesi, yetişkinlik, yaşlılık, hastalanma süreçleri hepsi konuşmalar ve görüntülerle kayıt altında. Tabi sürekli değil 7 yıllık aralıklarla. Merak edenler için belgeselin adı “The Up Series” izlemeden bile insanı düşündürüyor.

Şu an geçmişinizi çocukluğunuzu bir de geleceğinizi bir düşünün. Eski fotoğraflara videolara şöyle bir göz atın. Buluşlar, başarılar. Hepsi sona erdi, bitti.. Çoğu gübre oldu. Bizim hikayemizde bir gün sona erecek. Yaşımız kaç olursa olsun gündelik muhabbet ve tartışmalardan, kısa vadeli zevk ve hazlardan kurtulup şöyle bir kenara çekilip durmalı nefes almalıyız. Ben ne yapıyorum. Kimim ? Hayatı nasıl yaşamalıyım. Neleri düzeltmeliyim.. Nelere devam etmeli, neleri değiştirmeliyim?

Caddelerde yürürken bazen düşünüyorum. Bundan 50 yıl önce de başkaları buradan yürüyor, bir şeyler anlatıyordu. Bugünse diğerleri. Tekrar etmiyor muyuz .. Hayır aynen tekrar etmemeliyiz..

Başlamak için geç değil. Bugün (her gün) hayatının en önemli günü. Belki de son günü, bir gün öyle olacak.. Nefes alıyorsun. Hala hayret edebilir, hayal kurabilir, yeniden başlayabilir, yeni şeyler öğrenebilir, cesaret edebilir, fikirlerini değiştirebilirsin.

Mahatma Gandi’nin söylediği gibi “Hiç kimsenin kirli ayaklarıyla zihnimden geçmesine izin vermeyeceğim” diyebilir anlamını bulabilir kendi hikayenin başrolüne geri dönebilirsin ..
Halil AKÇAKAYA 02.07.2019

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Halil Akçakaya 55 Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Güncel Kocaeli Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Güncel Kocaeli hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (262) 323 31 00
Reklam bilgi

Anket Yeni sitemizi nasıl buldunuz?