Türkan Saylan adına öykü yazdı

Eğitimci-Yazar Gülseren Delibaş Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Kurucusu Türkan Saylan’ın mücadelelerle dolu hayatını anlatan bir öykü yazdı.

Büyütmek için resme tıklayın

İşte Eğitimci-Yazar Gülseren Delibaş Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Kurucusu Türkan Saylaniçin yazdığı öykü:

ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA

Bir dağ eteğine kurulmuş olan köyde güneşin ilk uyanışıyla yaşam başlar, horozların koro halinde ötmesiyle evlerin kapıları ardı ardına açılırdı. Tüm köyün hareketlendiğini fark eden horozlar büyük bir iş başarmışçasına gururlanır ötüşleri o an yumuşak bir senfoniye dönüşürdü.      

Yetmiş iki haneli bu köyde yaşayan bir ailebüyük üzüntü içindeydi. Çocuklarından biri yedi yaşındayken bulaşıcı bir hastalığa yakalanmış, vücudunun her yerinde yaralar oluşmuştu. Ulaşım zorluğu yüzünden hastaneye gidemeyince, köyde hastalara bakan Ahmet Dayı’ya götürdüler.

Fatma’yıinceleyen Ahmet Dayı korkulu gözlerini kızın anası Sümeyra’ya döndürdü:“Bunu eve sokmayın, evin dışında baraka gibi bir şey yapın. Hastalığı bulaşıcı ve ölene kadar bu yaralar geçmez. Zaten yaralarla çok da yaşamaz.” dedi ve karısına seslendi:“Ayşe, çabuk bir ibrik suyla arapsabunu getir. İnşallah bana da bulaşmamıştır.”

Sümeyra’nın o anda başından kaynar sular döküldü. Ahmet Dayı’nın karısı için getirdiği şalvarlık kumaşı bahçedeki sedire bıraktı, kızının elinden tutarak hızla oradan uzaklaştı.“Vay başımıza gelenler, benim kadersiz Fatma’m. Nerden buldu bu pis hastalık bizi! Ne ederiz şimdi biz!” diye düşünerek yürüyor,durup dizlerine vuruyordu.

Eve geldiğinde kocası bahçede çalışıyordu. Fatma’yı yatağına yatırdı ve bahçeye geçti. Kocasına, Ahmet Dayı’nın söylediklerini anlattı. Kocası rahatlıkla: “Aşağıki köyde üç sene önce on dört yaşında bir delikanlıya da aynı şeyi söylemişti. Babası ona evden uzak bir yerde bir baraka yapmış diye duymuştum.  Ben yarın ahırda ona bir yer yapayım. Kız çocuğu bu. Evden uzakta tutamayız. Odunlukta biraz örgülü tel vardı. O telle etrafını çevireyim. Bakarsın kaçmak ister, neme lazım.” deyince Sümeyra çok kızdı. Çünkü kızını tamamen gözden çıkardığını anlamıştı. Gözleri doldu, boğazı düğümlendi, eve girerken: “Sen nasıl babasın, olmaz olasın!” diye söylendi ve hıçkırıklara boğuldu.

O günden sonra küçük Fatma’nın hayatı değişmiş, hayvanlarla birlikte yaşamaya başlamıştı. İlk birkaç yılannesi haricinde ablaları ve ağabeyi Fatma’nın yanına uğruyor onunla konuşuyorlardı. Annesi ona bezden bebek yapmıştı. Fatma bu bebeği çok sevmiş, adını Fadik koymuştu. Birkaç sene onunla oynadı. Sonra buzağılar arkadaşı oldu. Annesi bitki köklerinden kaynattığı suyu kızının kaldığı ahıra getiriyor. Yaralarına bu sudan sürmesini söylüyordu. Korkudan kızına ilk yıllarda dokunamıyordu. Çünkü kocası devamlı onu: “Fatma’ya sakın dokunma, vücudunda bir yara görürsem atarım onun yanına seni.” diye uyarıyordu.

Aradan birkaç yıl geçti, kızının hastalığı Sümerya’yıoldukça yıprattı. Saçları bembeyazoldu. Kocası dört çocukları olduğu halde tekrar çocuk istiyordu, fakat Sümeyra genç yaşta adetten kesilmişti. Kayınvalidesi oğluna çok düşkündü. Her dediğini yapardı. Oğluna bir kadın buldu ve eve kuma getirtti.

Kayınvalideyine güneş doğmadan kalkmış, salondaki kuzine sobasının külünü boşaltırken: “Bu gelinlerin işine bir türlü anlam veremiyorum. Biri değil ikisi de birbirinden beter adıbatasıcalar. Küçük gelin bu eve ilk geldiğinde iyiydi; büyük gelinle birbirleriyle yarış halindeler şimdi. Oğlumun da başını yiyecekler, sanki düşman gibiler ama yine de benim oğlanda iş yok. İkisinin de suratlarını bir dağıtsa sus pus olurlar…”diye düşüncelere dalmışken kocasının seslenmesiyle ayağa kalktı ve: “Ne oldu herif, bugün erkencisin, daha çayı koymadım.  Kümese gir birkaç yumurta getir de kaynatayım. Bak, gelinler de daha kalkmadılar. Tembel bunlar tembel!  Bugün size tereyağında kuymak yapacağım.” dedi.

En geç uyanan Mehmet idi. Mehmet, kuma olarak gelen küçük gelinin iki çocuğunun en büyüğüydü.Yedi yaşında,ilkokul birinci sınıf öğrencisiydi. Canlı siyah zeytin gözleri ve kalın karakaşları onu yaşından daha olgun gösteriyordu. Evde annesinin ona fidan boylu demesi çok hoşuna giderdi. Yaşıtlarına göre de uzun boyluydu. Küçükken geçirdiği suçiçeği nedeniyle gamzesinin bulunduğu sol yanağında tomurcuğa benzeyen yara izi onu sevimli kılıyordu.

O gün okuldan gelen Mehmet üç gündür ablası Fatma’ya uğramadığını hatırlayınca bir yolunu bulup ona yengesinin yaptığı gözlemeden götürmeye karar verdi. Yalnızca yengesi Sümeyra biliyordu Fatma’nın yanına gittiğini. Bugün ablası Fatma için kır çiçekleride toplamıştı. Çok üzülüyordu ablasının bu çaresizliğine. Evde Sümeyra yengesinin dışında herkes ona: “Sakın ahıra gitme, Fatma’nın hastalığı bulaşıcı, uzaktan bile sana bulaşır, her yerin onun gibi yara bere olur.” diyorlardı. Mehmet inanmıyordu onlara; ablasının birkaç kez ellerini bile tutmuştu, ama hiçbir yerinde yara çıkmamıştı. Yengesi de tutuyordu, onda da yara yoktu. Öğretmenine bu konuyu açmak istiyordu. Çünkü Hediye öğretmenleri onlara her zaman: “Sorununuz varsa bana hiç çekinmeden söyleyin. Benden hiç sır çıkmaz. Sorununuzu birlikte çözmeye çalışırız.” diyordu.

Yengesinin yaptığı gözleme ile topladığı kır çiçeklerini ablasınaverirken: “Sen sakın üzülme, benim Hediye öğretmenim var. Yarın ona seni anlatacağım.” deyince Fatma’nın yüzünde bir aydınlanma oldu. Mehmet, ablasını mutlu görünce ellerini çırptı ve kimse görmeden yavaş adımlarla ahırı terk etti.

Fatma 17 yaşında olmuştu. 1.70 boylarında, iri kara gözlü,karakaşlı,siyah dalgalı saçlı, kalkık burunlu ve kalın dudaklı bir kızdı. On senedir kaderine terk edilen bu kızın; en ufak bir gürültüde bile gözlerini iri iri açan, saçları dikleşen ürkütücü bir görüntüsü vardı. Yalnızca annesi ve kardeşi Mehmet ahıra girdiğinde suratı yumuşak ve hüzünlü görünüyordu. Babası, babaannesi, dedesi, abisi ve iki ablasından ise nefret ediyordu.Kardeşi Mehmet’i çok seviyordu. Onunçok merhametli ve vicdan sahibi bir çocuk olduğunu,çok üzüldüğünü fark edebiliyordu. Mehmet, her gün olmasa da gizli gizli haftada dört beş gün ablasının ziyaretine gelerek onun için dua ediyor, bu hastalıktan bir gün kurtulacağını söyleyerek; her gelişinde değişik yiyecekleri tellerin arasından ona veriyordu.  Fatma yaşama bağlanmasını kardeşine ve annesine borçlu olduğunu biliyordu. Annesi de Mehmet gibi ona hep moral veriyor, bir gün bu hastalıktan kurtulacağını söylüyordu.

Mehmet, Hediye Öğretmen’e ablasını anlatmıştı. Öğretmen olanları duyunca yüreği sızladı. Beyni allak bullak oldu. Eve geldiğinde hâlâ düşünüyordu: “Aman Allah’ım bu nasıl bir cahillik, bir şeyler yapmalıyım.” Geçen sene gazetede okuduğu bir yazı aklına geldi. Kalktı, gazeteyi buldu. Bir doktor varmış İstanbul’da, cüzzam (Lepra) diye bir dernek kurmuş. Anadolu’yu gezip cüzzamlı hastaları saptayınca çalıştığı hastaneye götürüp tedavi ettiriyormuş. Kaymakamlarla devamlı iletişim halindeymiş. “Yarın cumartesi nasıl olsa, 12.20’de ders bitiyor. Okul çıkışında gidip kaymakamla görüşeyim, durumu anlatayım. İnşallah başarırım, zavallı Fatma’yı bu cahillerin elinden kurtarırız.” diye geçirdi içinden.

O gece başının ağrısı, içtiği ilaçla bile geçmedi, sabahladı. Okula gittiğinde uykusuzluktan sarhoş gibiydi. Okul çıkışı saat 14.00’de Van’ın Erciş ilçesine inecek bir arabayla dosdoğru kaymakama gitti. Kaymakam öğretmenlere çok değer verirdi. Hediye öğretmeni dinledikten sonra:“Aferin öğretmenim, sizin bu duyarlılığınız sayesinde o zavallı kızı kurtaracağız. Dr. Türkan’ı çok iyi tanıyorum. Zaten doktorumuz da şu anda ekibiyle birlikte Urfa’dasağlık taraması yapıyor.  Hemen iletişime geçeceğim. Ben okul Müdürünüzü arayarak sizinle de iletişim sağlarım.  Nasıl olsa Fatma’nın ev adresini de verdin bana.Şimdi size yemek söyleyeyim. Ardından da çayiçelim birlikte. Resmi arabayla ben sizi gönderirim.”deyince Hediye Öğretmen gülümsedi.

Eve geldiğinde baş ağrısı da kalmamıştı. O gün erkenden uyudu.

Pazartesi günü Mehmet’e:“Mehmet’im, evdekilere yengen dışında sakın bir şey söyleme. Yakında kaymakam doktorla birlikte köyümüze gelecek. Eğer ailenin haberi olursa engel olmaya çalışırlar.Aramızda sır olarak kalacak, tamam mı? Ablan Fatma’nın iyileşeceğini düşün,  emi!”dedi. Mehmet öğretmenine sarıldı: “Sağ ol öğretmenim.”

Hediye öğretmenin Erciş kaymakamıyla görüşmesi işe yaramıştı. Dr. Türkan kaymakamdan telefon aldığında Urfa’daydı. Oradaki çalışması biter bitmez ekibiyle birlikte Van’a geçti. Erciş kaymakamıyla birlikte Fatma’nın köyüne geldiler.  Köy muhtarını da yanlarına alarak Fatmaların evini ziyaret ettiler. Dr. Türkan Fatma’yı muayene ettikten sonra ailesine: “Sizler bu hastalığın bulaşıcı olduğunu sandınız. Yazık değil mi bu kıza, yıllarca hayvan gibi ahırda tutmuşsunuz. Ekibimle birlikte bu hastaları muayene ediyor ve tedavilerini yapıyoruz ama hiçbirimize bulaşmadı.”

Mehmet, okuldan öğretmeniyle birlikte eve döndü. Çok heyecanlıydı.İçeri girdiklerindeablası Fatma’nın üstü başı düzgün bir şekilde tabure üzerinde oturduğunu görünce sevinç içinde hemen yanına koştu. Ablasının elini tuttu: “Fatma abla, ben sana dememiş miydim, Hediye Öğretmen’im seni kurtarır diye.” Mehmet’in annesi oğlunun yanına koşarak: “Sen ne yapıyorsun, Fatma gibi mi olmak istiyorsun?” dedi ve oğlunu Fatma’nın yanından uzaklaştırdı. Fatma utanmış, Hediye Öğretmen duygulanmış,Sümeyra yengesinin de gözlerinden yaşlar boşanmıştı. Mehmet ise annesine kaşlarını çatarak:“Ben hep Fatma ablamın yanına siz görmeden gidiyor, onunla konuşuyordum, elini de tutuyordum. Sümeyra yengem de onun ellerini tutuyordu. Bak bende, yengemde hiç yara çıktı mı?” dedi.

Dr. Türkan çocuğundavranışına ve konuşmasına hayran olmuştu. Yanına çağırdı ve yanağına bir öpücük kondurdu. Hediye Öğretmen’e ve Sümeyra’ya da teşekkür etti. Ardından Fatma’nın ailesine dönerek:“En geç bir hafta sonra Fatma’yı hemşireler almaya gelecekler. Zaten Van’ın başka köylerinde yaptığımız taramalarda altı hasta daha saptandı. Fatma’yla beraber yedi hastamız İstanbul’dakihastanemizde tedavi görecek.” dedi. Fatma’nın annesi kızının iyileşeceğini duyunca yüzü pembeleşti. Gözleri canlandı. Gelenlere çayla birlikte kendi eliyle yaptığı kurabiye ve kete ikram etti. Misafirler vedalaşarak hep birlikte kalktılar.

Dr. Türkan canla başla ekibiyle birlikte çalışıyordu. Tüm basın, Dr. Türkan’ın cüzzamla mücadelesine büyük manşetlerle yer veriyordu. Dr.Türkan’ın verdiği demeçlerde:“Cüzzam (Lepra); korkulacak ve saklanacak bir hastalık değil, bulaşıcı hiç değil. Ülkemizin her bir köşesinden gelecek hastalara kapılarımız ardına kadar açık. Lütfen Lepra Derneğimizi arayarak bizleri bilgilendirin. Gelemeyecek hastaları biz gelip alıyoruz. Burada kaymakam, muhtar ve öğretmenlerimize büyük görevler düşüyor. Zaten onların desteği olmadan bizler bu işin üstesinden gelemeyiz.” diye aydınlatıcı bilgiler vardı.

Fatma da diğer cüzzamlı hastalar gibi İstanbul Cerrahpaşa’da tedaviye başladı. Annesi hep yanındaydı. Bu işe en çok sevinenlerden biri de Mehmet idi.

Dr. Türkan’ın çalıştığı hastaneye getirilen cüzamlıların sayısı gün geçtikçe artıyordu. İyileşen hastaların bir kısmı memleketlerine gitmek istemiyor, iş bulup ayakları üzerinde durmak istiyorlardı. Hatta bazıları işe girdikten sonra ailelerini de yanlarına alıyorlardı. Dr. Türkan iyileştirdiği hastalarını işe yerleştiriyor, çocuklarına da burs buluyordu.

Fatma artık tamamen iyileşmiş çok da güzel bir kız olmuştu. Dr. Türkan onu aynı hastaneye temizlik personeli olarak işe almıştı. Ayrıca okuma yazma kurslarına da göndererek belge almasını sağlamıştı. Fatma çalışmaya başladıktan sonra Cerrahpaşa’ya yakın bir ev tuttular. Annesi ve kardeşi Mehmet’i de yanına almıştı. Mehmet’in iyi bir eğitim almasını istiyordu.

17 Mayıs 2019 - Kültür-Sanat 54 Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Güncel Kocaeli Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Güncel Kocaeli hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (262) 323 31 00
Reklam bilgi

Anket Yeni sitemizi nasıl buldunuz?